DRUNEMETON
M.Ö. 265 (128. olimpiyat, 3.yıl)
Galatya’ya yerleştiklerinden beri Pessinus’da ilk defa bu kadar çok sayıda Galatlı bir aradaydı. Drunemeton ve çevresi adım atılamayacak kadar kalabalıktı. Zepheros tavernanın terası o kadar doluydu ki, çoğu biralarını ve şaraplarını ellerine almış dışarıda içiyorlardı. Pessinus halkı diğer kabilelerden gelenleri evlerinde de ağırlamak zorunda kalmıştı. Hanlarda yatacak boş yer yoktu. Drunemeton Tolistobogi’lerin bölgesinde olduğu için, bu boyun Plinus, Voturi ve Ambitouti tetrakhes’leri sanki ev sahibi gibiydiler. Tektosag’ların Toutobodiaki tetrarkhia’sındanda çok sayıda rahip adayı Kibele koruyucusu olmak için gelmişlerdi Pessinus’a.
Son beş senedir eskisi kadar yoğun savaşmıyorlardı. Kendilerine ait bir yurtları olduktan sonra buna gerek kalmamıştı; bununla beraber Tolistobogların vergi almaya devam ettiği birkaç kent vardı güney batı Frigya’da. Filler savaşını kazanamamışlardı; ama diğer tarafın da galip olduğu söylenemezdi. Yerleşmiş oldukları üç yeni Galat kalesinden çıkmaya zorlamamıştı Seleukos’lar onları. Zaten Antikhos da fazla yapacak bir şey olmadığını anlamıştı. Hepsi yok olsa bile bırakmazlardı artık Galatya’yı Galatlar… Galaterra hayali gerçek olmuştu. Doğu ışığını takip etmişler ve gelmişlerdi bu topraklara; terk edemezlerdi yeni yurtlarını ölüm pahasına.
Batı Anadolu’nun kentlerini eskisi gibi yağmalamadılar artık. Daha az kişinin yaşadığı topraklara çekildiler. Karadeniz’de Mısır donanmasını yendikten sonra Pontos kralının verdiği ve sonra da Seleukos kralının karşı gelmediği kendi topraklarına yerleştiler. Bu topraklara oranın sözde sahiplerinin gönül rızası ile gelmişlerdi sonuçta. Geldiklerinde orada yaşayan yerli halkla iyi ilişkiler kurdular ve kaynaştılar. Özellikle Kibele’nin eski Frigya kökenli rahipleri onlara yol gösterdi. Yeni gelen bu savaşçı kavimi sanki bir hami gibi benimsemişlerdi. Tarım ve hayvancılıkla uğraştılar. Tuzcular, şarapçılar eskisi gibi çalışmaya başladı. Çocuk yaptılar, nüfusları arttı. Bu arada az da olsa batıya doğru yağma girişimleri yapmadan duramadılar.
Meşe koruluğunda adım atacak yer kalmamıştı. Diğer kabileden gelenler yeni yapılan açık hava tapınağını gezdiler. Anadolu’da doğmuş olan yeni çocuklarına bu Nemeton’un Galya’dakilerden daha büyük olduğunu söylediler. Druidlerin kılavuzluğunda kurban töreni yapıldı. Matrona ve Kibele’ye şükredildi. Ana tanrıçanın onları bereketinden yoksun bırakmayacağını biliyorlardı. Kibele rahipleri, isteyen Galatların kara taşa dokunmalarına izin verdi. Drunemeton’un yanındaki mağaraya akın etti Galatya ahalisi; şişman ana tanrıçayı ve leoparlarını ziyaret ettiler. Mağara’nın önünde kuyruklar uzadı. Ona adakta bulundular. Adioirks, Attis’in öyküsünü anlattı ilk defa Kibele ile tanışanlara. Kibele koruyuculuğu yapan rahiplerin arasına katılmış olan Adioriks o kadar kendini Kibele’ye kaptırmıştı ki, neredeyse ayalarını aldırtmak için çam ağacının altına gidecekti. Özellikle doğuştan hadım olanlar zaten Kibele rahibi olmuşlardı; ancak sonradan ayalarını bu uğurda kurban etmek kolay değildi. Her şeye rağmen, yeni Drunemeton ve Kibele mağarası öylesine büyülü bir ortam yaratmıştı ki rahip adaylarına, çoğu ayalarını feda etmeye razı olmuştu Kibele uğruna…
Druidlerin ayini ve Kibele’nin ziyaretinden sonra özellikle çocuklar ve gençler yakındaki panayır alanına gittiler. Savaş arabası oyunlarını ve at cambazlarının gösterilerini seyrettiler. Pazarda alış veriş yaptılar. Ateşte kızaran etlerin kokuları etrafa yayılmıştı. Bardlar Keltiberya ve Galya öykülerini anlattılar, şarkı söylediler. Etrafına toplanan Galatlara Kibele’yi anlatan Adioriks’e, Kibele rahiplerinin neden domuz eti yemediğini sordu gençlerden biri. O bölgede hiç yenmediği için domuz eti bulunmadığını duymuştu gençler. Brikos anlattığı efsanelerden birinde söz etmişti bundan. Anlattı Adioriks duyduklarını Brikos’dan:
“ Frigya’da doğan Attis, kendini öylesine ana tanrıçaya adamış ki tüm yaşamı onun adına ayinler yaparak geçermiş. Figya ve Lidya, tüm Anadolu’yu dolaşarak ayinler düzenlermiş. Tüm ahali onun ayinlerine katılmak istermiş. Tanrıçaya bağlılığı o kadar fazlaymış ki , onu da bir tanrı gibi görmeye başlamış bu ilkenin insanları. Bunu duyan Zeus çok kıskanmış ve kendi tanrı krallığı gölgede kalıyor diye Attis’i öldürmek üzere Anadolu’ya yabani domuzlar göndermiş. İşte o zamandan beri Kibele’ye ve Attis’e inanan insanlar domuz yemek istememişler. Ben de yemiyorum domuz eti hiç…”
Adioriks’in anlattıklarını duyan etrafındakiler hep beraber bağırdılar,
“Biz de domuz yemeğiz !” diye.
Liderler ve yöneticiler ise Drunemeton’da kaldılar. Tüm Galatya’dan neredeyse idari kadrolarda olanların hepsi gelmişti bu önemli toplantıya. Her on iki tetrarkhes, her birinin iki veya üç komutanı, tetrarkhia hakimi ve diğer yöneticileriyle beraber, bağlı oldukları üç boy liderinin ve yardımcılarının arkasında yerlerini aldılar… Ayrıca üç boy liderine bağlı Pessinus, Blukion, Ankyra, Gordion, Tavion ve Tatta gölünden sorumlu Parnassos kentlerinin valileri ve yöneticileri de toplantıya katılmışlardı. Daha sonradan “On iki Tetrarkhes’ler Kurulu” olarak adlandıracakları bu konseye üç yüze yakın delege katılmıştı. Bu toplantıda eskisi gibi yeni bir göç veya savaş kararı alınmayacaktı. Büyük mücadeleyle geldikleri Galatya’da sonunda kavuştukları Galaterra’yı geliştirip büyüteceklerdi. Galaterra onlar için doğuda sadece yeni bir yurt değil, aynı zamanda yeni bir ufuk, yeni bir gelecek ve bir umut olmuştu. İşte artık bunu konuşacaklardı Drunemeton’da.
Tektosag, Tolistobog ve Trokmi boylarının liderleri kurulun açılış konuşmasını Brikos’un yapmasını istediler. Galatlar üç boy liderinin başkanlığında yönetiliyordu. Tek bir lideri yoktu; ancak Brikos onların her zaman değer verdikleri önderlerinden biri olmuştu.Tüm Galatlar biliyorlardı ki Brikos hem soylarının bu yeni topraklara gelebilmesinde, hem de yeni Drunemeton’un kurulmasında olağanüstü gayretler göstermişti.
“Kelt soyunun saygıdeğer insanları…Sevgili Galatlar!” diye söze başladı Brikos. “Artık bir yurdumuz var Galya’daki gibi. Tanrıçamız var Matrona gibi…Bu yurdumuza kavuşana kadar birçok Galyalı bu uğurda öteki dünyalarına göç ettiler. Onları hep hatırlayalım. Korkusuz cengaverlerimiz, Brennos, Bolgios, Akikhorios, Kerethrios hep yüreklerimizde olsunlar! Peşinden arabalarımızı sürdüğümüz güler yüzlü Kambules’i, onun oğlu Luturios’u unutmayalım ! Leonnorios’u ve tüm askerlerimizi, liderlerimizi… Çocuklarınıza anlatın bu kahramanları! Galatya onlar sayesinde bizlerin. Yurdumuzu koruyalım. Barış içinde yaşayalım. Gerekirse de savaşalım…Bu topraklar bizim ! Kibele bize bereketimizi verecektir…”
Brikos’un bu sözlerinden sonra, Pessinus’da bulunan her Galatlı haykırdı büyük bir coşkuyla, andılar bu dünyada olmayan soydaşlarını. Drunemeton’dan yükselen sesler bir uğultu halinde tüm ovaya yayıldı. Diğer dünyadaki Galatlara coşku bağırışları ve ana tanrıça Kibele’ye yakarışlar tüm gece devam etti.
Lukas karısı ve çocuklarıyla sapsarı başakları okşayarak tarlalarının yanındaki patikayı geçtiler ve fidanlığın ötesindeki suyun kenarına geldiler. Porsuk çayının kenarındaki kurbağaların bağırtısı onlar yaklaştıkça azaldı. Venetia’nın küçük toprak fırınında pişirdiği ekmeği yediler. Yakındaki kaynaktan babalarının tulumuna doldurduğu buz gibi sudan içtiler. Dibine oturdukları ağacının dallarına uzanan Lukas dört elma kopardı, karısına uzattı... Venetia elmaları yeni yıkadığı elbisesinin eteklerinde ovuşturarak temizledikten sonra çocuklarına ve kocasına verdi. Grania ve Bebein küçücük ağızlarıyla elmalarını ısırırken, Lukas ve karısı Kibele’ye şükrettiler.
Lukas çocuklarına Galaterra efsanesini taa başından anlatmaya başladı. Kara Orman’lardaki ilk Galya Birliği toplantısından son Drunemeton toplantısına kadar… Arsinoe’yi anlattı. Ephesus’daki düğününden Olympia’daki araba yarışlarına dek. Gözleri yaşardı Leonnorios’u anınca filler savaşını anlatırken. Daçya’daki kaleden Lysimakhos’u kurtardıktan sonra peşlerinden koşan İris’i anlattı…Sonra o savaş coşkularını, arabalarla boğazları geçişlerini, Samothrace adasını, İskenderiye’deki Galyalıları… Mısır gemisinin çapasını Ankyra’ya getirişlerini ve yeni Galatya’yı.